
MHP Lideri Devlet Bahçeli, “Türk ve Türkiye Yüzyılı” tasavvuru öncelikle kadim hikâyemizin bundan sonraki halkası, Cumhuriyet ile başlayan modern devlet yapımızla var oluşumuzun ikinci yüzyıldaki beyanıdır” dedi.
MHP Lideri Devlet Bahçeli, “Türk ve Türkiye Yüzyılı’nın Dayanakları” üzenine gazetemiz TÜRKGÜN’e özel açıklamalarda bulundu. Bahçeli, “Türk ve Türkiye Yüzyılı tasavvuru öncelikle kadim hikâyemizin bundan sonraki halkası, Cumhuriyet ile başlayan modern devlet yapımızla var oluşumuzun ikinci yüzyıldaki beyanıdır. Cumhuriyetimizi gelecek yüzyıllara, daha ilerisinde bin yıllara taşıyacak düşüncenin temellendirilmesi ve alt yapısının oluşturulmasıdır” dedi.
DÜNYA NEREYE GİDİYOR
“BOZULAN her düzen, inşa edilmeye çalışılan her nizam içerisinde çeşitli riskler barındıracağı gibi fırsatları da ihtiva eder” diyen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Türk ve Türkiye Yüzyılı” yeniden inşa sürecinin nasıl bir fırsata çevrileceğinin mantığını ve genel çerçevesini bize verir. Bu anlamda bütün dünyadaki gelişmeleri doğru okumalı ve kendimizi buna hazırlamalıyız. Dünya nereye gidiyor ve biz bunun neresindeyiz? Durduğumuz yeri çok iyi bilmeliyiz” diye ifade etti.
TÜRKÇE DÜNYA KURMA İDEALİ
DEĞİŞEN, dünya, bölge ve ülke gerçekleri ile yeniden şekillenen düzen anlayışları bizim de çağın ruhuna uygun bir konumlandırma yapmamızı gerekli kıldığını ifade eden Bahçeli, “Türkçe Dünya Kurma İdeali” bütün diğer dayanakların çatı kalıbı ve yüksek idealimizdir. Dünyayı Türkçe okumak, değerlendirmek ve anlamlandırmak ancak ortak kavramlar hazinesine sahip olmakla mümkün hale gelir. Diller milletlerin karakterlerinin, duyuş ve düşünüş biçimlerinin anahtarlarıdır. Türk Devletleri Teşkilatının dil konusunda attığı adımlar hiç kuşkusuz bir Türk dünyası inşası açısından okunmalıdır” dedi.
TÜRK VE TÜRKİYE YÜZYILININ DAYANAKLARI
Efendim;
Siyasete girdiğiniz tarihten bugüne uzak ve yakın hedefler olarak genel çerçevesini çizdiğiniz çeşitli yüksek idealler söz konusu. Bunlardan birisi “Lider Ülke Türkiye” diğeri “Süper Güç Türkiye’dir”. Bu tasavvurlarla ilgili olarak 1990’lı yılların başında Milliyetçi Hareket ve Milliyetçi Çizgi gazetelerine vermiş olduğunuz mülakatlar da bulunmaktadır.
Bu mülakatlar dünya, bölge ve ülkemiz bağlamında yapmış olduğunuz değerlendirmeleri, atılması gereken adımları ve somutlaştırılması gereken politikaları içermektedir. Bugün bunların birçoğunun gerçekleştirilmiş olduğunun tanığı da tarihtir.
Dünden bugüne ve geleceğe yönelik süreçte gelişen, değişen ve dönüşen Türkiye’nin gelmiş olduğu noktaya ilişkin değerlendirmelerinizi de “Türk ve Türkiye Yüzyılı” olarak kavramsallaştırmaktasınız. Bu tasavvurun kavramsal çerçevesihakkında bize neler söylersiniz?
Geçmişte çeşitli zamanlarda Türkiye ve Türk milleti adına ifade etmiş olduğumuz birçok düşünce bugün realiteye dönüştüğü gibi yine birçok gelişme de devletimiz ve milletimizin geleceği için yeni eşikler oluşturmuştur. Hayat durağan bir şey değildir. Her şey gelişmeye açık olduğu gibi bizim “Lider Ülke Türkiye”, “Süper Güç Türkiye” düşüncelerimiz de kendi seyr ü sülûku içinde ve zamanın ruhuyla her daim yeniden yoğrulmaktadır. Değişen, dünya, bölge ve ülke gerçekleri ve yeniden şekillenen düzen anlayışları bizim de çağın ruhuna uygun bir konumlandırma yapmamızı gerekli kılmıştır. Bu, “Türk ve Türkiye Yüzyılı” tasavvurudur. Bozulan her düzen, inşa edilmeye çalışılan her nizam içerisinde çeşitli riskler barındıracağı gibi fırsatları da ihtiva eder. “Türk ve Türkiye Yüzyılı” tam da bu yeniden inşa sürecinin nasıl bir fırsata çevrileceğinin mantığını ve genel çerçevesini bize verir. Bu anlamda bütün dünyadaki gelişmeleri doğru okumalı ve kendimizi buna hazırlamalıyız. Dünya nereye gidiyor ve biz bunun neresindeyiz? Durduğumuz yeri çok iyi bilmeliyiz.
Efendim;
Yıllara sâri dile getirip “Türk ve Türkiye Yüzyılı” şeklinde kavramsallaştırdığınız, birçok konuşmanızda da teorik ve pratik boyutlarını gerekçelendirdiğiniz bu gelecek tasavvurunun içeriğini doldurma konusunda bize neler söylersiniz?
Burada öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki Türkler millet olarak binlerce yıllık kadim bir geçmişe sahiptir. Tarih boyunca hep devletli bir millet olmuş, kendilerine has bir kültür ve medeniyet geliştirmiştir. Geçmişte büyük devletler ve imparatorluklar kurmakla beraber günümüzde de modern devlet yapısı ile varlıklarını sürdürmektedirler.
“Türk ve Türkiye Yüzyılı” tasavvuru öncelikle kadim hikâyemizin bundan sonraki halkası, Cumhuriyet ile başlayan modern devlet yapımızla var oluşumuzun ikinci yüzyıldaki beyanıdır.Cumhuriyetimizi gelecek yüzyıllara, daha ilerisinde bin yıllara taşıyacak düşüncenin temellendirilmesi ve alt yapısının oluşturulmasıdır. Bu süreci çok boyutlu ve çok katmanlı bir tasavvur olarak ele almakla birlikte bunun gerçekleştirilmesinin ana unsurlarına dikkat etmek gerekir. Bunlar devlet anlayışımızdan siyasi, sosyal ve kültürel hayatımıza, ekonomik durumumuzdan teknolojideki gelişmişliğimize, güvenlik, enerji ve askeri kapasitemize kadar değişkenlik gösteren konulardır.
Burada ilk olarak “Devlet” tasavvurumuzu ve devletin temel dayanaklarının ne olduğuna ilişkin düşüncelerimizi açıklamaya, “Biz devletten ne anlıyoruz?” sorusuna cevap vermeye ihtiyaç vardır. Bu konuda her şeyden önce devletin dayanaklarını doğru kavramak ve bu dayanakları etkin kılmak gerekir. Devletin bir gereklilik ve değer olarak kabulünün çok sağlam felsefi dayanakları bulunmaktadır. Buna şu açıdan bakılabilir; insan, öncelikle öz varlığını, sonra malını güvenceye almak ister ve tercihlerinden dolayı bir haksızlığa maruz kalmamayı arzu eder. İnsanı devlet dediğimiz kurumsal varlığı kurmaya iten, onun doğasında var olan bu eğilimlerin sağladığı motivasyondur.
Kuşkusuz bu iki doğal duygunun korunması için müesseseleşme bir düzen ve intizamın tesisini gerekli kılar. Devlet, düzene dayalı yaşayış biçimini organize eden kişiliktir. Bu nedenledir ki “devlet” denildiğinde aklımıza gelen ilk şeylerden biri hiç şüphesiz kanun, bir başka ifade ile hukuk ve düzen kavramlarıdır. Devlet, düzenin kurulması, yani barış ve huzurun tesisi için hukuk ve kanunları uygulayacak organların bütünlüğüdür. Böylece devlet, insanın kendini koruma dürtüsünün, benzerleriyle bir arada olma arzusunun, güvende hissetme istencinin müesseseleştirilmesinden doğmuştur.
Devlet, vatandaşlarını sadece dıştan gelen tehlikelere karşı korumaz, aynı zamanda içten gelecek saldırılara karşı da korur. Çünkü bir kişinin can ve mal güvenliği aynı toplum içindeki başka kişiler tarafından da sarsılabileceği gibi kişi hak kaybına, onur, haysiyet ve şerefine yönelik saldırılara da maruz kalabilir. Devletin bu düzeni sağlarken ilk amacı, adalet ilkesini gerçekleştirmektir. Adaletin, adaletsizliğin düşmanı olduğu, adaletin tesisinin devletin çekirdeğini meydana getirdiği tarihsel bir hakikattir. Hukuk ve adalet; devletin hem varlık nedeni hem meşruluk aracı hem de eli, kolu ve silahıdır.
Hukuk ve adaleti devletin hem varlık sebebi hem de meşruluk aracı olarak ele alırken bu konudaki ahengin sağlanmasında çok hassas olmak lazımdır.
Şöyle ki; halk, kendisine devletin adil davrandığına inanmazsa, o zaman koruma görevini yerine getirmek amacıyla kurulmuş olan bir sisteme itaat sağlanır, ama bağlılık sağlanmaz. Bu bir gerçekliktir. Bağlılığın sağlanamadığı bir toplumsal ve siyasal ortam ise en küçük bir istikrarsızlıkta ciddi düzeyde kırılganlaşır. Ardından devlet yapısı dejenere olur. Sistemde aksaklıklar yaşanmaya başlanır. İşte bu nedenle böyle bir sarsılmaya meydan vermemek için devletin adaleti gerçek anlamda tesis etmesi gerekir.
Diğer taraftan devlet, devlet olabilmek için basit ama temel bir gerçeğe; kuvvete dayanır. Koruma, güvenliği sağlama, düzeni tesis etme, hizmeti ifa etme devletin kuvvet kullanımını zorunlu kılan hallerden yalnızca birkaçıdır. Onu, diğer insani müesseselerin birçoğundan ayıran temel bir özelliktir. Devletin denetimi dışında herhangi bir kuvvet kullanımı söz konusu olursa devletin zayıf olduğu anlamına gelir. Bu sebeple devlet, her türlü kamu görevini yerine getirme adına zorlama araçlarını tekelinde tutar. Bu, meşru şiddet tekelinin sadece ve sadece devletin elinde olduğunun göstergesidir. Meşru ve hukuki olanın ilanıdır. Devlet bu gücü yalnızca toplumun huzur, refah ve düzeni için gerektiğinde kullanır.
Diğer taraftan bizim kadim varlığımız devletli bir millet olmamız gerçeğine dayanır. Sürekli olarak milletin sonradan icat edildiği ve hatta hayalî olduğu söylenir. Bunun bir gerçeklik payı varsa da bu gerçeklik tarih sahnesine yeni çıkmış veya yeni varlık alanı bulabilmiş topluluklar için geçerlidir. Tarihin her döneminde devletli olan bir milletin ne kendine sonradan tarih yaratmaya ne de varoluşunu hayali olanla inşa etmeye ihtiyacı vardır. Zaman ve mekân bağlamında ortaya çıkan tarihsel hikâyemizin müşterekleri bizi millet yapmıştır.
Merhum Erol Güngör Hocanın değerlendirmelerinden hareketle şunu ifade etmek gerekir ki; bizim “sosyal hafızamız vardır” ve bu hafıza dünden bugüne Türklerin millet varlığının en büyük hamurudur. Tarih, toplulukları ağır sınavlardan geçirmiş, ancak millet şuuruna sahip olanlar bugüne kadar devletli millet olarak gelebilmiştir. Medeniyet yaratmış bir millet olarak varlığımız din, kültür, sanat ve felsefe gibi bütün birimlerde, yani inançta, maddede, düşüncede, sözde, seste ve dilde aşikâr olmuştur. Bu salt gerçeklik millet varlığımızın tarihsel seyrü sülûkununün temel göstergeleridir. Devletli olmak ise milletimizin devlete ayrı ve özel bir anlam atfettiğinin ve devletin kurduğu düzen sayesinde bir medeniyet inşa edebildiğinin göstergesidir.
Tarihin eski dönemlerinden beri devlet, bizde “baba” figürü olarak algılanmıştır. Bu algı, Türklerde devletin ne kadar önemli olduğunun göstergesidir. Baba, varlık sebebi olmanın yanında koruyan, kollayan, besleyen, büyüten, her zaman ailesinin iyiliğini düşünen, ona öncü olandır. Devlet de Türk milleti için böyle bir anlam taşımaktadır. Kadim devlet felsefemizde toplum düzeninin sağlanmasına, huzurun ve refahın olmasına, yoksulluğun giderilmesine, yönelik vurgularda bulunulurken bu vurgular büyük çoğunlukla devlet kavramıyla birlikte yapılmıştır. Bu anlayış, düzene verilen önemi göstermektedir. Hakan, halkı devletli ve töreli kıldığı zaman barış, huzur ve ilerleme de gerçekleşmiştir. Bu bağlamda devlet ve düzenin olduğu yerde emniyet vardır; haklar güvence altındadır ve gelişme söz konusudur. Böylesi bir tarihsel devlet tasavvurumuzdan hareketle idealimiz, “Türk ve Türkiye Yüzyıl”ında da güçlü bir ülke olarak devletimizin temel işlevleri olan güvenlik, refah ve huzuru daim kılmak, gelişimi sürdürebilmektir.
Efendim;
Geçmişten günümüze çeşitli değerlendirmelerinizde “Türkçe Dünya Kurmak” ifadesini kullanıyorsunuz. Bu ifade bize Türkçe’nin önemi ve değerini çağrıştırmakla beraber sanki sizin dile getirdiğiniz düşünce bunu aşar nitelikte. Özellikle Türk ve Türkiye Yüzyılı vizyonuyla bağlantısı çerçevesinde bu konuyu biraz açar mısınız?
1 / Elbette “Türk ve Türkiye Yüzyıl’ının” dayanaklarının ilki “Türkçe Dünya Kurma İdealidir. “Türkçe Dünya Kurma İdeali” bütün diğer dayanakların çatı kalıbı ve yüksek idealimizdir. Hiç kuşkusuz bu çatı tasavvurumuzun kendi içinde çok çeşitli alt başlıkları vardır. Bunları ortak bir töre tesis etmek, kültür ve sanat, dil ve edebiyat alanlarında önemli çalışmalar yapmak gibi çeşitli alt başlıklara ayırabilir ve içerik bakımından da detaylandırabiliriz.
a / Ortak Bir Töre İnşa Etmek:Burada töre, ahlak ve hukuku tanımlar niteliktedir. Toplumsal, siyasal ve ahlaki kuralları kapsayacak şekilde kullanılan “töre” Türklerin var olma biçimi, yaşam tarzı ve yönetim normlarını da kapsayacak şekilde geniş bir bakış açısını ifade eder. Merhum Ziya Gökalp çoğunlukla eski metinlerde töre kelimesinin il, yani devlet kelimesiyle birlikte kullanıldığını söyler. Burada töre, toplumda ahlaki düzen, devlette yasa anlamındadır.
Töre, Türklerin yazısız hukuk kurallarıdır ve Türklükle yaşıttır, bunun için kadim bir tecrübenin varlığıdır. Töre, insan davranışlarını, toplumsal ilişkileri düzenlerken, yöneticilerle toplum arasındaki ilişkileri, görevleri ve hakları da belirler. Orhun Kitabelerinde töre ve il kelimelerinin birlikte kullanılması, il töresi şeklinde geçmesi; devletin, vatanın, milletin töresini ifade eder. Devlet, gücünü töreden alır. Devlet düzenini töre sağlar. Devlet veya ülke bırakılsa bile törenin asla bırakılamayacak olmasının nedeni, törenin kaybedilmesi durumunda devletin de ülkenin de zaten kaybedilecek olmasıdır.
Devletin kuruluşunu da töre belirler. Törenin düzeniyle devlet gücü oluşur ve böylece devletin var olması, devamlılığını sağlaması töre sayesinde imkâna kavuşur. Milletin devletine bağlanmasını sağlayan şey de töredir. Töre, milletin, devletin düzenine göre yaşamasını sağlar. Bu kısa değerlendirme bile “törenin” Türk dünyasının ortak tasavvur biçimi olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda Türk Devletleri Teşkilatı yukarıda zikredilen tarihsel bağlamı gündemine almalı ve ortak bir tasavvuru varoluşunun temel dayanağı olarak görmeli ve uygulamalıdır. Özellikle Türk Dünyası 2040 Vizyonu Belgesi ifade etmiş olduğumuz bağlamıyla memnuniyet vericidir.
Türkçede hukuk ve ahlakın birbirinden ayrılmadığı zamanlarda Türklerce kullanılan “töre” veya “türe” kelimesi yazısız hukuk kuralları kadar ahlaki hayata bir düzen kazandıran örflerin toplamını da ifade ettiği ve bu konuda çok köklü bir tarihsel geçmişimizin olduğu dikkate alınmalıdır. Türklerde ahlak, hukuk ve evren arasında ortak bir ahenk vardır ve bu, ortak tasavvurun sacayağını oluşturabilir.
Örneğin; Yusuf Has Hacib’in tasavvurunda dünya ve onu oluşturan öğelerde bir “Bilik (Bilgi)” sahibi olmanın önemine işaret edilmekte ve bunun üzerinden ahenk oluşturulmaktadır. Zira bilen, “biliğini” bilendir. Bilgi, ucu bucağı olmayan bir denizdir. Burada evren, ahlaka vasıta durumundadır.
Yani Türk kültürü Türkistan döneminde olsun, İslami devrede olsun, bütün tarih boyunca ahlak ve evren görüşleri arasında bütünleşme sonucundaki ideal kültür karakterini kazanabilmiştir. Ortak değerler sistemi, ortak evren ve yaratıcı tasavvuru hiç kuşkusuz insani-toplumsal dünyaya ait her konuda benzer düşünceleri ve ortak idealleri beraberinde getirecektir. Bu bağlamda Türk teo-stratejisi hususi önem arz edecektir.
b / Kültür ve Sanat: Milletlerin en temel değerlerinden birisidir. Türk dilinin çeşitli lehçe, şive ve ağızlarını konuşan; ortak kültür ve edebiyatı olan, ortak töreyi uygulayan, ortak gelenek ve görenek dünyasında yaşayan topluluklar -birbirlerinden çok uzak coğrafyalarda ve farklı devlet sistemlerinde yaşıyor olsalar bile- aynı kültür evrenine sahiptirler. Bugün dünya üzerinde kültür coğrafyaları ele alındığında bunların içerisinde en köklülerinden birinin Türk kültürü olduğu bir gerçekliktir.
Tarihsel süreç içerisinde hangi nedenden olursa olsun hareketli bir halde bulunup üç kıtaya yayılmış Türk soylu kavimler ile ortak Türk kültürüne mensup akraba topluluklar hep birlikte Türk milletini oluşturur. Bu sebeple, Türk kültür dünyasına mensup Türk boylarının ve akraba toplulukların bütününe “Türk Dünyası” adı verilir. “Türk Dünyası”nı oluşturan Türk boyları ve akraba topluluklarının ortak kültür mirasları ve sözlü edebiyat ürünleri “Türk Dünyası Kültürü”nü meydana getirir. Sanat da bu kültürü meydana getiren önemli miraslardan biridir.
Sanatı duygunun nesnede dile gelmesi veya duygunun varlığa başka bir boyut kazandırması olarak tanımlayabiliriz. Her sanat eseri bir anlam ağı ve bir evren oluşturur. Sanat, içinde yaşadığımız dünyayı anlamlandırma adına din, bilim ve felsefeye eşlik eden genel bir tasavvurdur. Yine sanat, rasyonel olanın duygusal yaratıcılıkla ifade bulmasıdır. Sanatta toplumların tarihlerinin, düşünce dünyalarının, kabul gören değerlerinin, ortak acı ve mutluluklarının izleri bulunur. Her medeniyet milletinin sanat ve estetik duyuş ve düşünüşü farklılıklar arz eder. Türk sanatı da kültürünün bir parçasıdır. Bu da tarihi dönemeçler içerisinde Türk milletinin yaşadığı coğrafyaya, dini, kültürel etkileşimlere göre şekillenmiş ve estetik bir tarza ulaşmıştır.
Türk estetiği ve sanatıyla ilgili Türk Devletleri Teşkilatı’nın ortak sanatsal etkinlikleri çok daha fazla artırması kuşkusuz önemlidir. Çünkü ortak hafıza, anılar, tecrübeler ve değerlere en kısa ve en güçlü ulaşabilecek form sanatta gizlidir. Kolektif bilinci, milli şuuru inşa etmenin en önemli ve geçerli yolu bugün kültür ve sanat endüstrisidir. Bu anlamda yapılacak her türlü etkinlik, ortak algıyı besleyecek, ortak hafızayı güçlendirecek ve aynı hedeflere/ideallere doğru yürümeyi mümkün kılacaktır.
c / Dil ve Edebiyat: Türkçe dünya kurmak yüksek idealimizin en önemli eşiği şüphesiz ortak alfabedir.
Çünkü bu Türk dünyası için bir dünya tasavvurunun en somut adımı olacaktır. Türk Devletler Teşkilatının ortak alfabe hususunda atmış olduğu adımlar ise çok değerlidir. Zira bir dil kurmak bir dünya inşa etmektir. İnsanın dil dünyası ve dolayısıyla düşüncesi kavramlarla oluşur. Etrafımızı çevreleyen nesneler veya düşünce dünyamızın ufuklarında var olan tasavvurları hangi kavramlarla dile getirdiğimiz oldukça önemlidir. Dünyayı Türkçe okumak, değerlendirmek ve anlamlandırmak ancak ortak kavramlar hazinesine sahip olmakla mümkün hale gelir.
Diller milletlerin karakterlerinin, duyuş ve düşünüş biçimlerinin anahtarlarıdır. Bir dil dünyasını tanımak bir millî karakteri anlamayı olanaklı kılar. Bu bağlamda Türk Devletleri Teşkilatının dil konusunda attığı adımlar hiç kuşkusuz bir Türk dünyası inşası açısından okunmalıdır. Çünkü bugün Batılı dile ve anlam örüntüsüne maruz kalmış toplumların atacağı en sağlıklı adım kendi dil dünyalarını kurmak, kendi tarihsel akıllarını ve kültürel kimliklerini var edecek kavram evrenlerini ve kavram setlerini oluşturmaktır.
Edebiyat noktasında ise “Türk Dünyası Edebiyatı” denildiğinde aklımıza öncelikle “Türk Dünyası” kavramı gelmelidir. 20. yüzyılın başından itibaren “Türk Dünyası” kavramı kullanılmaya başlanmıştır ve bu kavram Türklerin yaşadığı coğrafyaları kastetmektedir. Türk dünyasının yayıldığı coğrafya oldukça geniştir; batıda Macaristan, doğuda ise Moğolistan’a kadar uzanır. “Türk Dünyası Edebiyatı” denildiğinde de bu coğrafyada yaşayan Türk halkının oluşturmuş olduğu edebiyatı kastetmekteyiz.
Geniş, ancak bir o kadar farklı kültürlerle iç içe olan bu edebiyat dünyasının farklı kültürlerin etkisinde de kaldığını söylememiz mümkündür. Türk dünyası edebiyatı denildiğinde akla Kırgız, Özbek, Azeri, Türkmen, Tatar Türklerinin oluşturmuş oldukları edebiyat gelmektedir. Buralardaki çağdaş edebiyat ile Türkiye’deki edebiyat arasında sıkı bir ilişki vardır ve bu, dikkate alınması gereken bir gerçekliktir.
Dil ve anlatım yönüyle oldukça gelişmiş olan bu edebiyat dünyasında başta roman olmak üzere hikâye, şiir, tiyatro gibi birçok türde eser verilmiştir. Kırgız edebiyatının en önemli yazarlarından olan Cengiz Aytmatov ile Kırım Tatarlarından Cengiz Dağcı’nın ünü Türk dünyasını aşıp tüm dünyaya yayılmıştır. Bu bağlamda ortak isimler tespit edilmeli ve “Türk Dünyası Edebiyatı” olarak Türk Devletleri Teşkilatı’nda bulunan bütün ülkelerin eğitim müfredatlarında yerini almalıdır. Bunlar bizim ortak duyuş ve düşünüşümüzün önünü açacaktır.
Röportaj: Prof. Dr. Muhammet Hanifi MACİT
(MHP Genel Başkan Başdanışmanı)


Bir yanıt bırakın