Genel Başkanımız Sayın Devlet BAHÇELİ:

Cumhur İttifakı Millet Aklı

Genel Başkanımız Sayın Devlet BAHÇELİ’nin, TBMM Grup Toplantısında yapmış oldukları konuşma


Değerli Milletvekilleri,  

Saygıdeğer Dava Arkadaşlarım, 

Muhterem Hanımefendiler, Beyefendiler,

Basınımızın Kıymetli Temsilcileri,

Konuşmanın başında sizleri hürmet ve muhabbetle selamlıyor, başarılarla dolu bir hafta geçirmenizi Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.

Bugünkü toplantımızı yurt içinden ve yurt dışından; televizyon ekranları, radyo kanalları, sosyal medya platformları vasıtasıyla takip eden aziz vatandaşlarımıza,

Gönül ve kültür coğrafyalarımızda haysiyetli bir hayatın mücadelesini veren bütün kardeşlerimize, en iyi dileklerimi sunuyorum.

Milliyetçi Hareket Partisi, daha güçlü bir devlet ve daha müreffeh bir toplum için çalışmalarını sürdürmekte milli birlik ve bütünlüğün tahkim edildiği, barış ve huzurun egemen olduğu bir Türkiye’yi Cumhur İttifakı birlikteliğinde hayata geçirmenin gayretindedir.

Bu amaç doğrultusunda 24 Ekim 2025 tarihinde yurt genelinde başlattığımız, azim ve heyecanla devam eden  “Hayırlı Günler Komşum Ziyaretleri” ile “Derdin Derdimizdir Sohbet Toplantıları” 29 Mart 2026 tarihi itibariyle tamamlanmıştır. Memnuniyetle ifade etmek isterim ki bu süre içerisinde 81 il ve 953 ilçede toplam “210 bin 246”  programla muazzam bir performans gösterilmiştir.

Başta Başkanlık Divanı üyelerimiz, Merkez Yönetim Kurulu ve Merkez Disiplin Kurulu Üyelerimiz ve Milletvekillerimiz olmak üzere, teşkilatımızın tüm mensuplarına, siz değerli dava arkadaşlarıma bu özverili çalışmaları için teşekkür ediyorum. 

Önümüzdeki günlerde yeni çalışma programlarıyla yine milletimize gidecek, onların talep ve beklentilerinin takipçisi olmaya, bölgemizde ve dünyada yaşanan gelişmelere ışık tutmaya devam edeceğiz.

Daha çok gönüle girmek için çaba göstereceğiz.

Doğruları milletimizle paylaşırken, onların ferasetinden, irfan mektebinden de istifade edeceğiz.

Zira Dünya birçok zıtlığın bir arada yaşandığı çelişkilerle dolu bir dönemden geçmektedir. 

Bir yanda iyilik ve merhametin hayat bulması için çabalayan, Dünyayı huzurun, adaletin, insanlık değerlerinin donattığı cennet kılmaya uğraşanlar; diğer yanda mazlum ve masumlara zulmederek yeryüzünü cehenneme çevirmek, yaptıkları kötülüklerle insanlığı zifiri karanlığa mahkûm bırakmak isteyenler. 

Bir yanda tarifsiz zenginlik,  doyumsuzluğun yarattığı sapkınlık; diğer yanda açlıktan ölen çocuklar, sefaletin gölgesinde var olma mücadelesi veren masumlar.

Her ne kadar yirmi birinci yüzyılın; demokrasinin yaygınlaşması, hukukun üstünlüğünün hâkim kılınması, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması ve insanlığın ortak refah ve mutluluğu açısından fırsatlar sunması beklense de ikinci çeyreğine girdiğimiz yüzyıl; uluslararası terörizm, göç, etnik çatışmalar, iç karışıklıklar, savaşlar, uluslararası hukuka aykırı çifte standartlar, açlık ve yoksulluk, zengin ülkelerle fakir ülkeler arasında büyüyen uçurum, çevresel felaketler gibi sorunlarla birlikte ilerlemektedir. 

Emperyalist güçler, insani duyarlılıkları ve uluslararası kuralları yok saymaya ya da ortadan kaldırmaya çalışarak kendi imtiyaz ağlarını genişletme çabasındadır. 

Teknolojik ve ekonomik hâkimiyetin sağladığı üstünlükle, hedef alınan ülkelerde etnik ve dini unsurlar istikrarsızlaştırmanın en önemli araç ya da işbirliği aktörü olarak kullanılmaktadır.

Maalesef ki bu gelişmeler Müslüman coğrafyaların adeta kaderi haline gelmiştir.

Bölgemizde yaratılan nobranlığın, barbarlığın, emperyalist heves ve emellerin önemli sebeplerinden biri de bundan yüz yıl önce kurgulanan, haritaların emperyalist masalarda çizildiği, mazlum halkların sömürgeci canilere meze yapılmak istendiği sykes-picot (Says Piko) düzeninin revize edilerek yeniden bölgemizde ve dünyada hakim kılınması arzusudur. 

Aktörler ve araçlar değişse de taraflar ve emeller hiç değişmiyor!

Bir tarafta bu günün sömürgecileri emperyalistler, diğer tarafta mazlumlar ve mahzunlar!

Yeniden kurgulanan sykes-picot (Says Piko) düzeninde ideolojik saplantıların ve teolojik sapkınlıkların iktidar olduğu İsrail’in İslam topraklarını işgal ve sömürme planı vardır. 

Etnik, dini, mezhepsel olarak bin bir parçaya bölünmüş; istikrarsız, güvensiz, marjinalize ve terörize edilmiş gruplarla çatışma ve kaosun egemen olduğu bir bölge emeli vardır.

Peygamber Efendimiz (s.a.s), bir hadis-i şeriflerinde “Öyle insanlar vardır ki âdeta hayrın anahtarları, şerrin kilitleri gibidir. Öyleleri de vardır ki, şerrin anahtarları, hayrın kilitleri gibidir.” buyurmuşlardır.

Bugün yaşadığımız Siyonist barbarlık, ABD İsrail ortak yapımı hukuksuzluğun, zulmün ve kötülüğün resmi,  şerrin anahtarıdır.

İsrail, Gazze başta olmak üzere İran ve Lübnan üzerinde izlediği saldırgan politikalarla bölgeyi adeta cehenneme çevirmiş, huzur umudunun solmasına neden olmuştur. 

Çok açıktır ki İsrail, hem bölgenin hem dünyanın huzur ve istikrarı için ciddi bir tehlike ve tehdittir. 

ABD’nin Ortadoğu politikasının İsrail tarafından esir alındığı algısı, Batı ve Amerikan halkında büyük tepkiye ve öfkeye neden olmaktadır. 

İsrail’in katliam politikaları, Yahudilerin dünya genelinde nasıl algılanacağına dair oldukça kötü ve köklü bir değişimin zeminini de hazırlamıştır.

Daha önce de ifade ettiğim gibi: Dünya Yahudilerinin İsrail’in bu halinin sürdürülemez olduğunu ve Yahudiliğe zarar verdiğini görmesi ve insanlığa ilan etmesi gerekmektedir. 

Bize göre İsrail, antisemitizmi üreten yeni bir araç haline gelmiştir ve bu sapkınlıktan arındırılması dünya Yahudiliği için de oldukça önemli ve kaçınılmazdır. 

Artık İsrail’in Netenyahu’ya mahkum ve mecbur olmadığının, Netanyahu politika ve yaklaşımlarının Yahudiliği temsil etmediğinin yüksek sesle haykırılması zamanı gelmiştir.

Ortadoğu’da bir rejim değişecekse o İsrail olmalıdır.

ABD Başkanı Trump’ın kendi ülkesi dahil birçok ülkedeki savaş karşıtı protestoları dikkate alarak Netenyahu’yu ve İsrail’i sınırlandırması zorunluluk halini almıştır.

Savaşları bitireceğim diye iktidara gelen Trump, bu savaşla kapanmayacak bir yara, tamiri zor bir yıkım meydana getirmiştir. 

Trump; 340 milyonluk ABD’yi, 10 milyonluk İsrail’in kan emici Başbakanı Netenyahu’nun kuyruğuna takmış, tüm bölgeyi felakete sürüklemiştir. 

Şimdi de savaşı bir sahte zafer ilanıyla bitirmenin arayışı içindedir. 

Böyle bir Amerika’nın “Büyük Amerika” olamayacağı açıktır. 

Böyle bir Amerika’nın dünyaya barış, düzen, istikrar ve refah vadetmediği ortadadır.

Ortaya çıkan bu çarpık düzenin sahiplerinin yaşattıklarını bir gün mutlaka kendilerinin de yaşayacakları, beklenen bir durumdur.

Tüm bu cüretkâr ve hesapsız saldırılar sürerken Türkiye olarak; ayağımızı sapasağlam Anadolu’ya bastığımızı; gözümüzün, kulağımızın ise Tebriz’de, Urumiye’de, Hemedan’da, Kerkük’te, Musul’da, Erbil’de olduğunu dost da, düşman da bilmelidir. 

İran bizim için sadece bir komşu değil, din ve dil kardeşlerimizin ülkesidir. 

Tuğrul Bey’in Selçuklusu, Uzun Hasan’ın Akkoyunlusu, Nadir Şah’ın Afşarlısı, Şah İsmail’in Safevisidir… 

İran bizim için Halaç’tır, Türkmendir, Kaşkaydır. 

Türküyle, Farsıyla, Kürdüyle, Arabıyla kardeştir. 

Zaman, geçmişte yapılan yanlışları, komşuluk ve kardeşlik hukukuna uymayan davranışları, kendi içindeki hak mahrumiyetlerini bir kenara koyup bu ahlaksız saldırı karşısında haktan ve hukuktan yana olmak, Siyonist zalimliğe karşı İran halkının yanında durmak zamanıdır.

Çocukları öldüren, Gazze’yi onbinlerce bombayla, füzeyle yok eden, Kudüs’te mukaddeslerimize el süren, Lübnan’ı tarumar eden, İslam ülkelerini birbirine düşüren bu şer ve fesat ittifakının karşısında durmak için insan olmak yeterlidir. 

Kaldı ki Türk milleti her zaman zalime karşı mazlumun yanında olmuştur. 

Savaşın uzamaması, bir an önce ateşkesin sağlanması şüphesiz ki Dünyanın geleceği için acil bir ihtiyaçtır. 

Ancak üzülerek ifade etmeliyim ki, savaşın yaygınlaşması; 

• Petrol, Doğalgaz ve bunların türev ürünleri ile gıda fiyatlarında artış,

• Körfez’deki Arap coğrafyasından göç, 

• Lübnan’da geri döndürülemez bir yıkım ve mahvolma, 

• Kızıldeniz’de çatışma ve Babülmendeb Boğazının kapanması, 

• Irak’ın yeni bir belirsizlik ve çatışma içine girmesi, 

• İsrail’in tüm dünyadaki Yahudilerin hayatını riske atması ve Yahudi karşıtlığının yükselmesi, 

• Ve Radikalizmin köklerinin güçlenmesine sebep olacaktır.

Bunun için diyorum ki;

Dünya; haksız ve hukuksuz saldırganlığın bedelinin ödenmediği bir dünya olarak kalmamalıdır. 

Bebek, çocuk, kadın yaşlı demeden yapılan katliamların cezasız kaldığı bir dünya olmamalıdır. 

Dünya; rafinerilerin, gaz yataklarının, petrol üretim sahalarının, elektrik santrallerinin vurulup çevre felaketlerine yol açanların serbest gezebildiği bir yere dönüşmemelidir. 

İnsan hak ve hürriyetlerine, emeğe, alınterine, gözyaşına, adalet ve eşitlik arayışına sırt çevirenlerin insafına ise asla terk edilmemelidir. 

O sebeple Dünya, Türkiye’nin samimiyetle yürüttüğü diplomatik çabalara ses vermeli, savaşa karşı ortak bir tavır geliştirme basiretini göstermelidir.

Dünyanın mazlum ülkeleri ve yardım eli bekleyen insanlık umut aramaktadır. 

Bu nedenle Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhur İttifakı olarak; milletimizin huzur ve refahını sağlama ve egemenlik haklarımızı koruma sorumluluğuyla birlikte İslâm toplumlarına, Türk dünyasına ve bütün insanlığa adalet, ahlak ve akıl üçgeninde şekillenecek ihmal edemeyeceğimiz sorumluluklarımız vardır.

Lider ülke ve süper güç olma hedefine ulaşmış bir Türkiye, adalet esaslı medeniyet inşasıyla mazlum milletler ve küresel düzen için umut olacaktır. 

Hasımlığıyla, hedefinde Türkiye olanlara diyorum ki: Yüz Yıl önce emperyalist masalarda çizilen haritaları ecdadımız nasıl yırtıp attıysa yine yırtarız, gerekirse yedi düveli yine dize getiririz. 

Zira Namık Kemal’in dizeleriyle “Ecdâdımızın heybeti ma’rûf-ı cihandır; fıtrat değişir sanma! Bu kan yine o kandır

Değerli milletvekilleri,

Uluslararası gelişmelere bakıldığında, küresel vicdanı rahatlatacak, insanlığın huzuru için umudumuzu kuvvetlendirecek, geleceğe ümitle bakmamıza vesile olacak gelişmelerin yaşandığını ifade etmek pek mümkün görünmemektedir. 

Vahşi, eli kanlı emperyalizm kuralsızlık, hukuksuzluk ve ahlaksızlık örneklerinin yenilerini sergilemekten vazgeçmemektedir. 

Uluslararası sistem ağır yaralı haldedir ve adeta can çekişmektedir. 

Küresel dengelerin değiştiği, bölgesel fay hatlarının harekete geçtiği, siyasi ve ekonomik kırılmaların derinleştiği ağır bir buhran döneminden geçilmektedir. 

Çivisi çıkan dünyada; savaşlar, krizler ve hatta soykırımlar bile ne yazık ki kanıksanır hale gelmiştir. 

İnsanlık unutulmuş, Batı değerler sistemi hepten çökmüştür.

Savaşların yayılması, uluslararası hukukun örselenmesi, enerji krizlerinin derinleşmesi, masum sivillerin hedef haline gelmesi, insanlık vicdanının ağır bir imtihandan geçmesine neden olmaktadır. 

Korkarım ki dünya, çok kutuplu bir gerilim sarmalına doğru hızla sürüklenmektedir. 

Beşikteki bebeklerin, okullardaki çocukların, hastanelerdeki yaşlıların acımasızca katledildiği bir dünyada yaşamak, insanlık değerlerini yaşatmayı varlık sebebi sayan bizim gibi asil milletler için elbette ki tarifsiz bir hüzün vesilesidir.

Bebek ve çocukların sesi kısılırken, silah sesinin yükselmesi insanlık için utanç vericidir. Bu gidişat hayra alâmet değildir ve buna dur demek “insanım” diyen herkes için bir mecburiyet, bir mesuliyettir. 

ABD ve İsrail, her canı istediğinde İran’a ya da tahakkümü altına girmeyi reddeden herhangi bir başka ülkeye saldırma hakkına sahip değildir. Olmamalıdır.

Nükleer tesislerin hedef alınması, enerji hatlarının işlevsiz bırakılması ve stratejik geçiş noktalarının kapanması gibi ihtimallerin gerçekleşmesi, dünya ekonomisinden uluslararası güvenliğe kadar birçok alanda telafisi çok zor, belki de imkânsız sonuçlar doğuracaktır. 

Hürmüz Boğazı başta olmak üzere kritik deniz yollarının tehlikeye girmesi, enerji arzında ciddi kırılmalara neden olurken bu durum şimdiden yalnızca Türkiye gibi bölge ülkelerini değil, küresel sistemi derinden sarsmaya başlamıştır. 

Nitekim, Yemen’deki İran destekçisi Husilerin de savaşa dâhil olduklarını duyurmasıyla Hürmüz’den sonra Babül Mendeb Boğazında da askerî hareketliliğin artması, enerji güvenliği risklerini ve tedarik zinciri sorunlarını derinleştirebilecek niteliktedir. 

Daha da vahimi; karşılıklı tehditlerin dozajının artması, diplomatik kanalların zayıflaması ve Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası kuruluşların sessizliği ve etkisizliği, kontrolsüz bir tırmanışın yaşanabileceğine işaret etmektedir. 

Nükleer silah kullanımına yönelik imalar bile insanlığın nasıl bir uçurumun kenarına sürüklendiğini açıkça göstermektedir. 

Bu çerçevede uluslararası toplumu sağduyuya, itidale ve sorumluluk bilinciyle hareket etmeye davet ediyoruz. 

ABD ve İsrail’in oluşturduğu Siyonist-emperyalist cinayet şebekesinin aklını başına alması gerektiğini bir kez daha vurguluyoruz.

Bu savaşın kazananı olmayacaktır ama dünyanın öbür ucundaki bir masum insan dahi bu savaşın ceremesini çekmek zorunda kalabilecektir. 

Silahların sustuğu, diplomasinin konuştuğu, bir uzlaşının tesisi artık bir zorunluluk halini almıştır. 

Gururla ifade etmek isterim ki Türkiye Cumhuriyeti, başta Sayın Cumhurbaşkanımız ve Dışişleri Bakanımız olmak üzere barış için samimiyetle gayret göstermekte, istikrarın ve insanlığın ortak vicdanının savunucusu olmaya kararlılıkla devam etmektedir. 

Bölgesel ve küresel aktörlerle gerçekleştirilen üst düzey temaslar, karşılıklı ziyaretler ve çok taraflı görüşmeler; Türkiye’nin savaşı sona erdirme iradesini, yapıcı ve dengeleyici rolünü bir kez daha teyit etmiştir. 

Türkiye, barış arayan tüm mazlum coğrafyaların umudu, istikrar arayan tüm tarafların güven kapısı haline gelmiştir. 

Daha önce Rusya-Ukrayna krizinde de ortaya koyduğu, Türk devlet aklı ve Türk medeniyetinin manevi gücünden beslenen bu çabalar; huzurlu ve müreffeh bir dünya inşa etmeye yönelik stratejik bir vizyonun da tezahürüdür.

İnanıyorum ki; Türkiye’nin akılcı, sabırlı ve kararlı diplomatik hamleleri, içinde bulunduğumuz bu karanlık tabloyu aydınlatacak; bölgemizde ve dünyada barışın, huzurun ve istikrarın yeniden yeşermesine vesile olacaktır. 

Ekonomik gelişmişlik açısından kuzey ve güneyin ortasında, kültür ve medeniyet akımları açısından da doğu ile batının arasında bir köprü görevi gören Türkiye jeopolitik ve jeostratejik konumu itibariyle dünyanın merkezindedir. 

O sebeple Türkiye’nin Batıyı ve Doğuyu Ankara merkezli kuşatan, dengeleyen ve okuyan bir dış politika anlayışına ihtiyacı vardır. “Çift Başlı Selçuklu Kartalının” doğuya ve batıya dönen yüzünden ilhamla, Türkiye’nin güvenlik ihtiyaçları ve milli çıkarları doğrultusunda ittifak bloklarını kuran ve bölgesinde bozulan statükoyu yeniden inşa etmeye çalışan bir vizyona dayanması gerekmektedir.  

Değerli Dava Arkadaşlarım, 

Kıymetli Misafirler,

Her ne kadar öncelikli gündem İran’a yönelik saldırı ve onun yansımaları olsa da, yakından takip ettiğimiz küresel gelişmelerin İran merkezli krizle sınırlı olmadığı da açıktır. Dünya genelinde çok sayıda fay hattı aynı anda kırılmakta, birbirini tetikleyen gerilimler zincirleme şekilde büyümektedir.

Doğu Akdeniz’de artan jeopolitik rekabet, enerji kaynakları üzerindeki mücadeleyi daha da sertleştirmekte; deniz yetki alanları üzerinden yürütülen tartışmalar bölgesel istikrarsızlığı derinleştirmektedir. 

Karadeniz havzasında süregelen savaş hali, Avrupa’nın güvenlik mimarisini yeniden şekillendirirken; Asya-Pasifik hattında ABD-Çin rekabeti yeni bir küresel cepheleşmenin işaretlerini vermektedir.

Rusya-Ukrayna savaşı henüz nihai bir çözüme ulaşamamıştır. Suriye’de tek Suriye ve tek ordu adına önemli mesafe alınsa da kırılgan denge Suriye’nin bütünlüğünde dikkatli olmayı gerektirmekte, Gazze’de ise insanlık dramı her geçen gün ağırlaşmaktadır. 

Pakistan-Afganistan hattında yaşanan gerilimler, Afrika’nın farklı bölgelerinde süregelen çatışmalar ve Latin Amerika’da yükselen siyasi istikrarsızlık dalgası, küresel sistemin çok boyutlu bir kriz sarmalına sürüklendiğini açıkça göstermektedir.

Avrupa ülkelerinin silah sevkiyatlarıyla güçlendirdiği Kıbrıs Rum Yönetiminin (GKRY) saldırgan politikalarına göz yumulurken, Türkiye’nin KKTC’ye yönelik meşru ve sınırlı savunma tedbirlerini eleştirenlerin içine düştüğü çifte standart, ibretliktir. 

Hiç kimse bizden, Güney kesiminin silaha boğulduğu bir dönemde Kuzey Kıbrıs’ı yalnız bırakmamızı, soydaşlarımıza yönelen tehditleri görmezden gelmemizi beklememelidir. 

Unutulmamalı ki Kıbrıs bizim için alelade bir dış politika konusu değil; millî bir dava, vazgeçilmez bir egemenlik meselesidir.

Dünya genelinde yaşanan jeopolitik kırılmalar ve sistemsel dönüşüm dikkate alındığında Türk Devletleri Teşkilatı’nın yeni bir ağırlık merkezi olarak ortaya çıkması, bölgede barış, huzur ve istikrarın güçlendirilmesine önemli katkı sağlayacaktır.

Bütün bu gelişmeler bir arada değerlendirildiğinde; dünyanın siyasi, ekonomik ve insani bir kırılmanın eşiğinde olduğunu iddia etmek yanlış olmayacaktır. 

Enerji arz güvenliğinden gıda tedarikine, göç hareketlerinden ticaret yollarına kadar uzanan geniş bir alanda belirsizlikler artmakta, riskler çoğalmaktadır.

Açıkça ifade etmek gerekir ki bu tablo tesadüf eseri ortaya çıkmış bir sonuç değildir. Küresel kaynakları kontrol etme arzusunda olan yeni emperyalist anlayış, krizleri derinleştirerek hâkimiyet alanlarını genişletme çabası içindedir. 

Ne var ki bu süreçte bedeli ödeyenler yine masumlar, yine mazlumlar, yine sesi kısılmaya çalışılan milletler olmaktadır. 

Böylesine ağır ve çok cepheli bir küresel tablo ve İsrail’deki bazı çevrelerin “Türkiye’nin yeni hedef” olduğunu alenen dile getirdiği bir dönemde, Türkiye’nin içeride güçlü, dirençli ve kenetlenmiş olması tarihi ve kaçınılmaz bir zorunluluktur. 

Bazıları Cumhur İttifakı’nın dirayetinden, devletimizin kudretinden ve Türkiye’nin yükselişinden rahatsız olsa da ülkemiz, bu çalkantılı dönemden büyüyerek çıkacak, huzurlu bir dünyanın neşet etmesine de hizmet edecektir. 

Açıkça ifade etmek isterim ki; Türkiye’nin iç cephesini zayıflatmaya yönelik her söylem, her eylem, her kışkırtma; doğrudan doğruya milli güvenliğimizi hedef almaktadır. 

Türkiye Cumhuriyeti, muhalefetin günübirlik polemikleriyle, ucuz siyasi hesaplarla, sığ tartışmalarla, sorumsuz açıklamalarla yönetilebilecek bir ülke değildir. 

Hele hele böylesine hassas bir dönemde; devletin yanında durmak yerine karşısında saf tutan, milli meselelerde dış mihrakların aklıyla konuşanların millet vicdanında karşılığı olmayacaktır.

Her geçen gün yeni bir skandal habere konu olan CHP’li belediyeler, maşeri vicdanı rahatsız etmektedir. Bir biri ardına ortaya saçılan rüşvet, irtikâp iddiaları hukuki bir mesele olmaktan çıkmış, siyasi yozlaşmanın CHP’nin her kademesine sirayet ettiğinin açık bir göstergesi haline gelmiştir. 

Bu vahim tablo, kök salmış bir çarpık zihniyetin, çürümüş bir siyasi anlayışın ve yozlaşmış bir yönetim yapısının CHP’ye egemen olduğu izlenimi vermektedir. 

Şehrin emini olması gerekenler ne hazindir ki emanete hıyanet etmiş yozlaşmanın zirvesine çıkmışlardır.

Büyük düşünür Ziya Gökalp’in dediği gibi “Milli ahlak, milli kültürün en önemli unsurudur ve milli mefkûrenin de temelini teşkil etmektedir”. 

Görünen o ki Atatürk’ün partisi CHP’nin siyasal ve toplumsal ahlak anlayışı değişmiş, erozyona uğramıştır.

İltimas, yolsuzluk ve bunlarla iç içe geçmiş çarpık ilişki ağları derinleşmiştir.

Ancak hiç kimse dokunulmaz, hiçbir makam sorumsuzluk zırhı değildir. 

Hukukun üstünlüğü esastır ve bu tür iddiaların sonuna kadar üzerine gidilmesi, sorumluların hesap vermesi kaçınılmazdır.

Değerli Milletvekilleri,

Milli birlik ve beraberliğin tesisi ortak değerler ve geçmiş üzerinde inşa edilen bir millet anlayışıyla ve müşterek bir gelecek yürüyüşü ile mümkün olabilecektir.

Aramızdaki sevgi ve muhabbeti diri tutarak, kardeşlik bağlarımızı güçlendirerek, ortak gelecek hedefiyle vatanımız üzerinde, ay yıldızlı bayrağımızın gölgesinde bir ve beraber olduğumuz müddetçe aşamayacağımız hiçbir engel, üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir zorluk yoktur. 

Birlik ve beraberliğimiz vatan sevgisinde tezahür etmekte, bağımsızlığımızın sembolü ay yıldızlı al bayrağımızın dalgalandığı her yerde vücut bulmakta, korkma diye başlayan İstiklal marşımız ise zulme ve zalime geçit vermemektedir.

“Terörsüz Türkiye” süreci Türkiye’de huzur ve barış ortamını kalıcı kılarken aynı zamanda bölgesel istikrara da katkı sağlamayı hedeflemektedir. 

“Terörsüz Türkiye” milli birlik ve kardeşlik projesidir. 

TBMM bünyesinde kurulan ve önemli bir görev ifa eden “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” çalışmalarını tamamlamış, ortak komisyon raporu kabul edilmiş, bir toplumsal mutabakat zemini ortaya çıkmıştır. 

Gerekli yasal düzenlemelerin yapılması için uygun iklim oluşmuştur.

Bundan sonraki ilk hedef amaca hizmet edecek yasaların hızla çıkarılmasıdır.

Çevresi savaşın tüm ağırlığıyla kuşatılmışken bir huzur ve güven adası olmasından iftihar ettiğimiz ülkemizde birlik ve beraberliğimiz hasmane girişimlere mukabelede en etkili silahımız olacaktır.

Terörsüz Türkiye böylesi bir ortamda doğru zamanda atılmış doğru adım olarak devlet ve millet hayatımızda kutup yıldızı gibi ufkumuzu aydınlatmıştır.

Gelinen kritik aşamada Terörsüz Türkiye yolunda tüm siyasi aktörlerin ve toplum kesimlerinin titizlikle hareket etmek, süreci provoke edecek eylem ve söylemden kaçınmak mecburiyeti vardır.

Milletçe huzur iklimi inşa etmeye çalıştıkça öfkeden köpüren bazı başkentlerin, bazı gizli servislerin ülkemiz içindeki gönüllü ve ücretli devşirmeleri, toplumu ayrıştırmaya çalışmaktadır. 

Amacımız provokasyonlara aldırmadan daha demokratik, etkin, istikrarlı ve müreffeh bir Türkiye’dir.

Gayemiz ve gayretimiz oyunları bozarak, kendi yazdığımız senaryoda milletimizin rol aldığı bir iklimde emperyalizmin bilindik hedeflerini çöpe atmaktır.

Ülkemiz hatta bölgemiz için tarihi bir fırsat olan  “Terörsüz Türkiye” hedefi güçlü bir toplumsal katkı ve siyasi iradeyle tartışmasız gerçekleştirilecektir.

Devletimiz bir, Milletimiz birdir.

Vatanımız bir, Bayrağımız bir, İstiklal marşımız birdir.

Kimse yanlış hesap yapmasın, tahriklere meyletmesin. 

Huzurun, barışın, umudun, kardeşliğin, yeşerdiği günlerde bölücü emellere heves etmesin.

Fitne tohumu ekmeye, Terörsüz Türkiye’yi sabote etmeye kalkmasın.

Devletimizin şefkati gibi kudreti de her yere ve herkese yetişecek güçtedir.

Milli birliğimizden asla geri durmayacağız.

Milli varlığımızdan kesinlikle taviz vermeyeceğiz.

Milli ülkülerimizle geleceği kucaklayacak, hep birlikte Türkiye olacağız.

Tam bağımsız, güçlü ve lider Türkiye’yi inşa etme, ülkemizi muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarma ülküsü doğrultusunda milletimizin beklenti ve özlemlerini gerçekleştirme kararlılığındayız.

Türkiye, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle yakaladığı demokratik yönetim istikrarı, sağlanan uzlaşma zemini ve millî dayanışma sayesinde zorlukların üstesinden gelerek millî hedeflerine ulaşma iradesinden ödün vermeyecektir.

Yaşanan savaş kuşkusuz küresel ekonomi gibi Türkiye ekonomisini de etkileme potansiyeline sahiptir.

Hükümet ve kurumlarımız gelişmeleri yakından takip etmektedir. 

Alınan tedbirler, uygulanan doğru ve kararlı politikalar sayesinde Türkiye ekonomisinin makro temelleri sağlamlaşmış, dışsal şoklara karşı önemli ölçüde güçlenmiştir. 

Bununla birlikte savaş enerji sektörü başta olmak üzere tüm ekonomik faaliyetleri etkilemekte, küresel ölçekte ekonomik belirsizlikleri derinleştirmektedir. 

Ortada büyük bir ekonomik ve insani maliyet bulunmaktadır.

Türkiye, ekonomik maliyetin vatandaşlarımıza yansımasını asgariye indirmeye çalışmakta, bunun için destek tedbirleri devreye koymaktadır.

Gelişmeler; Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin, Cumhur İttifakının ve Terörsüz Türkiye hedefinin ne denli stratejik hamleler ve Türkiye için kazanım olduğunu gözler önüne sermiştir. 

Temennimiz bir an evvel ateşkes sağlanması, savaşın, ekonomik ve insani maliyeti daha fazla derinleştirmeden sonuçlanmasıdır.

Milli birlikle her zorluğun üstesinden gelecek güçteyiz.

Dayanışmayla toplumsal dokumuzu koruyacak ferasetteyiz.

Cumhur İttifakı birlikteliğinde Türk ve Türkiye Yüzyılını inşa etme kararlılığındayız.

Bu duygu ve düşüncelerle sözlerime son verirken; 

11 yıl önce bugün, İstanbul Adalet Sarayı’nda DHKP-C’li teröristler tarafından şehit edilen Cumhuriyet Savcımız Mehmet Selim Kiraz’ı şehadetinin yıl dönümünde rahmet ve dualarla anıyorum. 

Kendisine has üslubuyla duygu dünyamızda derin izler bırakmış olan merhum Volkan Konak’ı vefatının yıl dönümünde rahmetle yâd ediyorum.

Vatanımızın her köşesinde, ülkemizin geleceği için ter döken, istiklal ve istikbal mücadelesine omuz veren tüm kardeşlerimi, 

Fitneyi bozan, ihaneti boğan, inançla güçlenen, İmanda birleşen, Davamız için çarpan samimi yürekleri,

Ve herbirinizi saygı ve muhabbetle selamlıyor, Allah’a emanet ediyorum.

Cumhur İttifakı Millet Aklı

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*