Bahçeli: Kandil’e Türk bayrağı ama öyle, ama böyle; eninde sonunda dikilecektir

Bahçeli: Kandil’e Türk bayrağı ama öyle, ama böyle; eninde sonunda dikilecektir

Devlet BAHÇELİ’nin, 13 Ocak 2015 günü TBMM Grup Toplantısında yapmış oldukları konuşma

Değerli Milletvekilleri,
Muhterem Misafirler,
Sayın Basın Mensupları,

Bu haftaki Meclis grup toplantımıza başlarken hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Geçtiğimiz hafta sonu partimizin Merkez Yönetim Kurulu Üyeleri ile Milletvekilleri Ortak Toplantısı’nı Kayseri ilimizde gerçekleştirdik.

Önümüzdeki seçim sürecinde milli iradeyi milliyetçi iradeye dönüştürmek için siyasetimizin hedeflerini, stratejilerimizin ana esaslarını gözden geçirdik.

Üç gün boyunca çok yararlı olduğuna inandığım fikir ve düşünce zenginliği içinde değerlendirmelerde bulunduk, yorum ve kanaatlerimizi paylaştık.

Partimizin izleyeceği politikaları ele aldık, seçim ve kongre takvimi üzerinde durduk.

Kayseri’deki ortak toplantımızda, gerek Türkiye’nin, gerekse de dünyanın sıcak gündemiyle ilgili çok yönlü görüş ve yaklaşımlar sergilenmiştir.

Milliyetçi Hareket Partisi iç ve dış meselelerin farkında ve bilincindedir.

Bize göre, Türkiye’nin çözülemeyecek bir sorunu yoktur.

Bize göre, milletimizin artan ve yoğunlaşan şikâyetleri makus bir talih olarak görülmemelidir.

Milli ve güçlü bir iktidarla her problemin üstesinden gelinecektir.

Cesur ve milliyetçi bir siyasi iradeyle her zorluk aşılacak, her engel geçilecektir.

7 Haziran 2015 tarihinde yapılacak 25. Dönem Milletvekilliği Genel Seçimi Türkiye için bir kurtuluş fırsatıdır.

Biz bu anlayış içinde çalışmalarımızı sürdürüyor, milletimizle buluşuyor, hazırlıklarımızı süratle tahkim ediyoruz.

12 Nisan 2014 tarihinde kuruluşumuzun aziz hatıralarını iftiharla taşıyan Söğüt’ten, heyecanla başlattığımız demokrasi seferini şevkle, arzuyla, inanmışlıkla devam ettiriyoruz.

Kim nasıl çarpıtırsa çarpıtsın, Milliyetçi Hareket Partisi iktidar yolunda, iktidar amacındadır.

Milliyetçi Hareket Partisi zafer yolculuğunda, kutlu bir başarı peşindedir.

Kendimize güveniyor, milletimize inanıyoruz.

Dünümüzü biliyor, geleceği planlıyoruz.

Mutlaka ki Türk milletinin atan kalbi, mücadele eden şuuru olacağız.

Uyanan milli ruhun, silkinen millet varlığının, yeter artık diyen 77 milyonun Milliyetçi Hareket Partisi’nde toplandığını görüyor, bundan da bahtiyarlık duyuyoruz.

7 Haziran seçimleri Milliyetçi Hareket Partisi ile diğer siyaset aktörleri arasında geçecektir.

Biz milletin yanındayız, milletin tercümanıyız.

Biz herkesin umut ışığı, herkesin ortak refleks ve paydasıyız.

Milliyetçi Hareket Partisi birlik ve kardeşlik ocağıdır.

Milliyetçi Hareket Partisi ilke, ülkü ve ahlak meşalesidir.

Milliyetçi Hareket Partisi Türkiye’dir, Türk milletinin özü ve özetidir.

Huzur cellatlarına, istikrar düşmanlarına, milli dayanışma ve yardımlaşma karşıtlarına tek ve sağlam bir cevap yetecektir.

İşsizliğin setini, yoksulluğun duvarını, yolsuzluğun sütunlarını tek bir mesaj yıkacaktır.

Onursuzluğun sultasını, gayri milli ve gayri meşru ilişkiler ağını tek bir ses yenecektir.

Bu cevap MHP’dir, bu mesaj MHP’dir, bu ses Milliyetçi-Ülkücü Hareket’in 46 yıllık müşfik, kucaklayıcı, maneviyatla rotası çizilmiş milli seslenişidir.

Bizim Türkiye ile ilgili hayallerimiz vardır.

Bizim Türkiye ile ilgili hedeflerimiz vardır.

Bizim projelerimiz, tekliflerimiz, yapacaklarımız, donanımız, liyakat sahibi kadrolarımız, tarih ve coğrafyayı kuşatan, maziyle atiyi buluşturan derin bir vizyonumuz, bir siyaset felsefemiz vardır.

Bilmeyen varsa söyleyeyim: Adımız Türk milleti, iftiharımız Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Kaynağımız kültür, kaderimiz ilelebet var olmaktır.

İlhamımız tarih, itibarımız ise asırlar üzerinden sıçrayan ecdat ve millet kudretidir.

Bugüne kadar her siyasi zihniyet iktidarda tek başına denenmiştir. Malumunuz geriye bir tek MHP kalmıştır.

Acımasız küresel sömürü çarkının durması isteniyorsa, MHP hazırdır.

Cinayet projelerinin önü kesilmek isteniyorsa, MHP hazırdır.

Yol kesen, haraç alan, para basan, tehdit eden, kan döken, ayrı bayrak, ayrı devlet sözleriyle fitne çığlığı atan bedbahtlara tahammül edilemiyorsa, MHP hazırdır.

Türklüğün bekasına, milletin güvenliğine yönelik saldırılar dert ediliyorsa, MHP hazırdır.

Türkiye’nin önünü perdeleyen melanet senaryolardan yakınma varsa, MHP hazırdır.

Terörle müzakereler reddediliyor, şehitlerimizin ruhu daha fazla incinmesin deniliyorsa, MHP sorumluluk almaya hazırdır.

İşsizlik, yoksulluk, yozlaşma, kutuplaşma, kavga, sefalet korkutuyorsa, MHP göreve hazırdır.

Hırsızdan, hainden, rüşvetçiden, ihale mafyasından, haksızlık yapandan, kalpazandan, kara paracıdan, kaçakçıdan, suç örgütlerinden, 17-25 Aralık faillerinden rahatsızlık duyuluyorsa, MHP vardır, yetki ve inisiyatif almak için hazır beklemektedir.

Fotokopisi bile rüküş duran, gırtlağına kadar vesayet batağına saplanan ve saraya sekreterya hizmeti veren Başbakan’dan ve partisinden kurtulmak için; tek çare MHP, tek ümit MHP, tek kılavuz Milliyetçi Hareket Partisi’dir.

İnancım odur ki, egemenliğin yegane sahibi aziz milletimiz, bu defa MHP diyecek, bu kez MHP’de söz kesecektir.

7 Haziran 7 bela AKP’den, yedikçe yiyen, yedikçe azan karanlık yüzlerden kurtulma günü olacaktır.

AKP istilasının bitmesi ve bu kara dönemin kapanması için takdir ve tensip büyük Türk milletindedir.

Vurguncunun belini Türk milleti kıracaktır.

İşbirlikçinin defterini Türk milleti dürecektir.

Erzurum hakkından vazgeçmeyecek, soyguna müsaade etmeyecektir.

Yozgat milli mirasından ayrılmayacak, nifak cephesine kanmayacaktır.

Diyarbakır birlik çemberinden çıkmayacak, bölücülerin oyunlarına gelmeyecektir.

Trabzon Karadeniz gibi çırpınacak, Mersin Akdeniz gibi pırıl pırıl parlayacak, Samsun ilk adım gibi çağlayacak, İzmir ilk kurşun gibi yağacak, İstanbul fetih gibi destanlaşacak ve Türkiye’nin prangalarını söküp atacaktır.

Milletimizi etnik bölmelere ayıranlara en güçlü tokat 7 Haziran’da vurulacaktır.

Bölünmede hayır, huzursuzlukta sonuç görmeyen Kürt kökenli kardeşlerimiz Türkiye için ellerini taşın altına koyacaklardır.

İmralı canisi yattığı hücresinde çürüyüp gidecektir.

Kandil’e Türk bayrağı ama öyle, ama böyle; eninde sonunda dikilecektir.

AKP gidecek, MHP şanıyla, şerefiyle ve milletimizin şaşmaz tercihiyle iktidara yükselecektir.

Azmettik, başaracağız.

Söz verdik, yapacağız.

Karar verdik, yılmayacağız.

Dirlik, birlik ve kardeşlik dedik, yorulmayacağız.

Yemin ettik, Türkiye’nin yüzünü ağartacak, yükünü kaldıracağız.

Değerli Milletvekili Arkadaşlarım,

Ülkemizin mahkûm olduğu sorun alanlarından birisi terör ve bölücülük meselesi ise, diğeri sosyal ve ekonomik merkezli açmazlardır.

Nüfusumuzun yarıya yakını yoksulluk tehdidiyle mücadele etmektedir.

Milyonlarca insanımızın yakacak kömürü, yiyecek katığı, giyecek kazağı, dolacak kazanı yoktur.

Her devirde işini gören, her döneme harfiyen uyan kaymak tabaka dışında, hayatından memnun olan da yoktur.

Türkiye’de yoksulluk bir üst faza geçmiş ve sefalet aşamasına sabitlenmiştir.

Yaygın yoksulluk suçu teşvik, huzursuzluğu tahrik etmektedir.

Demokrasinin istikrarı ve ilerlemesi elbette ekonominin istikrar ve refah boyutuyla doğru orantılıdır.

Azgelişmiş herhangi bir ülkenin, parlak ve gurur duyulacak bir demokrasi sicili görülmemiştir.

Eşitsizliğin keskinleştiği, gelir dağılımındaki adaletsizliğin derinleştiği bir ülkede huzur ve dengeden bahsedilemeyecektir.

Tarih bize, sefaletle toplumsal sakinliğin, işsizlikle dirliğin sürekli ters düştüğünü göstermektedir.

Adaleti; herkese layık olduğunu vermek, herkesin hakkına saygı göstermek olarak tanımlarsak, adaletsizliğin de anormallik olduğunu itiraf etmemiz kaçınılmazdır.

Eğer adalet yok olur veya zaafa uğrarsa, tıpkı şimdilerde olduğu gibi, her neviden hak ve eşitlik duygusu silinmeye yüz tutacaktır.

Aynı zamanda ezici ve orantısız bir kuvvet, yanlı ve vicdansız bir otoriter sima devreye girdiği takdirde zulüm düzeni kurumsallaşacaktır.

Kaldı ki insanın sosyal, ekonomik ve siyasal haklarına inen her yumruk zulümdür.

Yoksulluk sosyal ve ekonomik bir sapma olduğu kadar zulümdür, hak gaspıdır, hak ihlalidir.

Biri yer diğeri bakarken kıyametin kopacağı genel kabul görmüş bir kaidedir.

Yoksulluk, milletimizin sırtında bir kamburdur.

Sefaletin kamçı sesi milyonlarca haneden işitilmektedir.

İşsizlik kasırgası, yetersiz beslenme, yetersiz gelir, yetersiz sosyal ve ekonomik imkanlar birliğimizi, sosyal düzenimizi kemirmektedir.

Türkiye’yi rantiyeye, rüşvet ve yolsuzluk çiftliğine çevirenler, bugünkü karanlık ve yürek yaralayan ağır ekonomik tablonun yegane sorumlusudur.

AKP’ye hakim olan karaborsa mantığıdır.

AKP’ye nüfuz eden kayıt ve ahlak dışı zihniyettir.

AKP’yi ele geçiren haksız kazanç, hukuksuz ve kanunsuz zenginleşme ülkemizi hızla tüketmekte, hızla eritmektedir.

Sosyal bünyemiz hastalanmakta, ekonomik beklentiler hüsranla karşılaşmaktadır.

Bu nedenle demokrasi tökezlerken bireysel hak ve özgürlük alanları gittikçe daralmaktadır.

Maalesef ki, Türkiye’nin örtülemeyecek, gizlenemeyecek, saklanamayacak ikili bir yapısı vardır ve bu vahim tablo Türkiye için felaket demektir.

Hazine soyguncuları vicdan ve adalet yalanları eşliğinde suç işlemeye devam edip maneviyat sömürüsü yaparken, Konya’nın Ereğli ilçesinde, camları naylonla örtülü bir evde doğan 40 günlük Ayaz bebek zatürreden ölmüştür.

İtibar bahanesiyle 1 trilyon 370 milyon liraya kaçak ve karanlık saray inşa edilirken, Samsun Tekkeköy’de 2,5 aylık Kübra bebek açlıktan hayata gözlerini yummuştur.

Sağlık alanında pembe tablolar çizen yalan ve riya markaları israf denizinde debelenirken, Van’ın Gürpınar ilçesinde ihmal ve imkansızlıktan ölen küçücük yavrumuz Muharrem Taş’ın cansız bedeni çuvallarda taşınmıştır.

Bir yanda ayakkabı kutularına milyon dolarları koyan ahlaksızlar varken, diğer yanda ayaklarını sokacak ayakkabı bulamayan Ermenekli Recep’in hazin hikayesi herkesçe malumdur.

Bir yanda villasındaki haram parayı sabahtan akşama kadar sıfırlayamayan rüşvet canavarları duruyorken, diğer yanda Hakkari’nin Yüksekova ilçesinin ağır kış şartlarında, giyecek mont ve ayakkabı bulamayan 4 kardeşin okula gidememesi hepimizi kara kara düşündürmüştür.

7 yaşındaki Kevser, 11 yaşındaki Ümit, 13 yaşındaki Nursel, 14 yaşındaki Übeyt yoksulluğun pençesinde, sefaletin esaretindeyken; gemisine gemi katan, servetine servet ilave eden haramzadelerin varlığı hepimiz için kayıp ve manevi çöküntüdür.

Dikkat ediniz, bu çocukların ve daha nice evlatlarımızın, anaların, babaların, gelinlerin, dedelerin tertemiz talihleri kapkara yoksullukla tırpanlanmaktadır.

Saray katipliğinden öte gidemeyen Başbakan, Türkiye’nin bu somut ve acınacak gerçeklerini gündemine almalıdır.

Başbakan ve Hükümeti milletimizin ihtiyaçlarını karşılama konusunda başarısız, eksik ve gediklerini giderme noktasında acizdir.

Türkiye yoksulluğun işgaliyle nefes alamaz haldeyken, Davutoğlu’nun geçen hafta açıkladığı “Ailenin ve Dinamik Nüfus Yapısının Korunması Programı” pansuman tedavi olup hiçbir yaraya kalıcı deva olmayacaktır.

Başbakan, Türkiye’de, “sadece geçen sene 1 milyon 300 bin, 2009’dan bu yana yaklaşık 6 milyon istihdam oluşturduk” iddiasındadır.

Peki sayıları 5,5 milyonu aşan işsizimizin, her dört gencimizden birisinin işsiz kalmasının izahı nasıl yapılacaktır?

Davutoğlu işi kime bulmuş, kimleri işe sokmuştur?

Torpilli akrabalar, hatırlı yandaşlar, imtiyazlı partililer, sınav yolsuzluklarıyla işe yerleşenler dışında işi kim kaybetmiştir de bulacaktır?

Başbakan istihdam konusunda mucizevi atılımlar yaptıklarını söylemektedir.

İşsizlik oranındaki önlenemez artışın sebebi olarak da kadınların işgücüne katılımını göstermiştir.

Yani tek kariyerleri annelik olması gerektiği AKP’nin sağlıksız bakanı tarafından ifade edilen kadınlarımız çalışmak isteyince işsizlikte doğal olarak artmıştır. Başbakan’ın kast ettiği, zımnen eleştirdiği budur.

Anlaşılan işsizliğin müsebbibi sonunda bulunmuş, fatura hanımefendilere çıkarılmıştır.

Bu yüzsüz ve tutarsız açıklama bir defa kadınlık onuruna, kadın olmanın hakkına nankörlük ve hürmetsizliktir.

Ümit ediyorum ki, AKP’nin kadınlara yönelik melez ve miyop bakışına en iyi cevabı Türk kadını sandıkta verecektir.

Başka yerde sorumlu aramak nafiledir.

Nitekim işsizliğin bir nedeni vardır, o da AKP’nin üretimi caydırıp borçlanmayı özendiren, yatırımdan kaçıp sıcak paraya çivilenen ve bu yüzden dibe oturan ekonomi politikalarıdır.

AKP milletimizi işsiz ve aşsız bırakmıştır.

Vatandaşlarımızı çaresizliğin içine itmiştir.

Doğudan batıya, kuzeyden güneye herkesin sorunu işsizlik ve zorlu hayat şartlarıdır.

Fakat bunun da çözümü vardır ve Milliyetçi Hareket Partisi işsizlik bataklığını kurutma hususunda iddialı ve inançlıdır.

Başbakan Davutoğlu, ülkemizin doğurganlık hızının şu an yüzde 2,07 olduğunu açıklamıştır.

Tabii olarak yetişmiş, dinamik ve genç nüfus korunmalı, nüfusumuzun yaşlanmasına izin verilmemelidir.

Genç nüfus Türkiye’nin teminat ve güvencesidir.

Doğum oranındaki gerileme ise gelecekte çok ciddi handikaplara kapı açacaktır.

Ancak doğan ve doğması beklenen her evladımızın güvenli, sağlıklı, dengeli bir toplumsal yapıya gözlerini açması siyasi iktidarın da asli görevleri arasındadır.

Her anneye doğum yaptığı anda ilk çocukta 300, ikinci çocukta 400, üçüncü çocukta 600 liranın yardım şeklinde verilmesi olumlu olsa da, yeterli değildir.

Burada bile eşitsizlik ve adaletsizlik vardır.

Üç çocuğu teşvik etmek maksadıyla vereceği parayı aşama aşama artıran rüşvetçi zihniyete diyorum ki, hiçbir yavrumuzun değeri parayla, pulla ölçülemeyecektir.

Şunu da söylemek isterim ki, doğan çocukların yetişmesi, milli ve manevi ahlakla büyümesi, eğitim alması, iş bulması ve milletine yararlı birer fert olması en az yardım kadar mühimdir.

Balık vermenin yanında, balık tutmayı öğretmediğimiz müddetçe, gelecek nesillerinin sosyal ve ekonomik kaybı kaçınılmazdır.

Davutoğlu’nun seçim yatırımı, seçim hamlesi olan basit ve günübirlik tedbirlerinin kalıcı ve uzun vadeli bir sonuç vermesi çok zordur.

Babalarına iş vermeyen bir iktidarın, doğar doğmaz çocuklara para vermesi inandırıcı ve samimi değildir.

Kadınları sadece doğuma ve çocuğa endeksleyen körleşmiş ve kısırlaşmış bir yaklaşımın kabulü de imkansızdır.

AKP sandık görülünce ne yapacağını şaşırmıştır.

Bugün toplumun her kesimi bunalımdadır.

Emekli aylıklarına yapılan komik zamlar bir öğün yemek bedelini dahi karşılamamaktadır.

İşçi, memur, esnaf, çiftçi, sanayici itilmiş, dışlanmıştır.

Parti olarak bu adaletsiz manzarayı, sosyal ve ekonomik ilkelliği asla kabul etmiyor, asla onaylamıyoruz.

İktidarımızda hiç kimse aldığı yardımlardan mahrum olmayacak, bilakis insanca yaşamak için gerekli seviyelere çıkarılacaktır.

1,2 milyon insanımızın aldığı yaşlılık ve engelli aylığı mutlaka iyileştirilecektir.

Muhtaç asker ailelerine yardım programı çerçevesinde 96 bin asker ailesinin yüzü gülecek, elleri para görecektir.

Gelir seviyesi brüt asgari ücretin üçte birinden az olan sayıları 9 milyonu geçen kardeşlerimizin hakkını ve hukukunu savunmak bize nasip olacaktır.

Asgari ücretle açlık sınırında olanların yanında biz duracağız.

Eşi vefat eden yüzbinlerce hanım kardeşimizin, sosyal yardım kartı alan 1,7 milyon vatandaşımızın elinden tutacağız, onları muhannete muhtaç etmeyeceğiz.

Hiç kimse kömüründen, yağından, unundan, tuzundan, bulgurundan, makarnasından alı konulmayacaktır.

Adil bölüşüm, ahlaki paylaşım her insanımızı kavrayacaktır.

Arttığı söylenen milli gelir, 10 bin doları geçtiği sürekli vurgulanan kişi başına düşen gelir hak sahiplerini mutlaka bulacaktır.

Milliyetçi Hareket Partisi, sosyal devlet ilkesini tamamen harekete geçirecek, hiçbir vatandaşımızı aç ve açıkta bırakmayacaktır.

Biz de yalan, dolan yoktur.

Biz de verilmiş sözleri çiğneme yoktur.

Biz de kaytarma, karartma yoktur.

Biz yapamayacağımızın sözünü değil, başaracağımızın garantisini veririz.

Çünkü biz Milliyetçi Hareket Partisi’yiz.

Neye inanıyorsak onu söyleriz, neyi hedefliyorsak ondan bahsederiz.

Bize kaynağı nereden bulacaksınız diye soranlar da merak buyurmasınlar; rüşvet ve yolsuzluk damarını kesersek, hırsızın ve uğursuzun elinden devlet hazinesini alırsak, 77 milyona yetecek ekonomik kalkınma ve zenginleşmeyi sağlayacağımızı açık açık ilan ediyorum.

Değerli Milletvekilleri,

7 Ocak günü, Fransa’da meydana gelen terörist saldırılar, terörü yeniden dünyanın gündemine taşımıştır.

Yaşanan bu olayla birlikte, terörizmin lanetli yüzünün çok iyi tanınması gereği bir kere daha ortaya çıkmıştır.

İnsanlık çok ciddi ve dramatik bir terör sorunuyla karşı karşıyadır.

Ve bu yeni bir şey değildir.

Terör, hangi ülkede ortaya çıkarsa çıksın, hangi gerekçelere dayanırsa dayansın ve bahanesi ne olursa olsun, hain ve vicdansız niyetini gizleyemeyecektir.

Kimden gelirse gelsin terör faaliyetleri utanç verici bir eylem, insanlık dışı bir eğilim, aşağılık ve iğrenç bir yöntemdir.

Çağımızın terörle anılması, terörün tesirinde kalması, asimetrik girdaba hapsolması insani kazanımlar adına gerileme ve üzüntü vericidir.

Hemfikir olmamız gereken yalın gerçek şudur: Fransa’da bir mizah dergisine düzenlenen ve arkasından bir markette rehin alınanların ölümüyle sonuçlanan menfur suikast zinciri kuşku yok ki insanlık suçudur.

Bu terör eylemine kurban giden 17 kişi taraflı tarafsız herkes tarafından sahiplenilmiş, teröristler şiddetle telin edilmiştir.

İnandığımız bir şey varsa o da şudur: Hiçbir gerekçe, hiçbir gaye sivil ve masum insanların hunharca öldürülmesini haklı ve meşru çıkaramayacaktır.

Öncelikle bu gerçeğin açık bir şekilde anlaşılması ve herkesçe ama diye başlayan cümlelere sığınılmadan kabul edilmesi lazımdır.

Terörün mahiyeti gerekçelerinde değil; tahrip ettiği, insan hayatına yönelttiği yıkıcı etkilerde ortaya çıkmaktadır.

Terör insanın varlığını ve yaşama hakkını vahşice ortadan kaldırma eylemidir.

Bu nedenle dünyanın her tarafında kendilerini nasıl göstermeye çalışırlarsa çalışsınlar teröristler katildir, kan döken insanlık artıklarıdır.

Terör bir insanlık ayıbıdır ve yine insan suretinde gezenlerin kendi türüne karşı yönelttiği en ahlaksız, en acımasız saldırı biçimidir.

Terörizm, insanlığın binlerce yıllık tarihi içerisinde yaşanan acı olaylardan elde ettiği makul çözüm yollarını, yöntem ve amaçlarını reddeden ilkelliktir.

Fransa’daki terör dehşetine karşı insanlığın ortak tepki göstermesi ve bu ülkede yüzbinlerin teröre karşı cephe alması uluslararası toplumun bilinçlenmesi için son derece yararlı olacaktır.

Eğer bir toplumda, hatta uluslararası alanda, teröristi “siyasi mücadele” yürüten birisi olarak görme eğilimi varsa, bu durum hastalıklı, marazi tiplerin teröre yönelmelerini sağlayacaktır.

Bu da, bir nevi terörü teşvik ederek ödüllendirmek ve taltif etmek anlamına gelmektedir.

Bugüne kadar değişik terör hareketleri karşısında takınılmış olunan tavır, genellikle teröristleri cesaretlendiren bir yönde cereyan etmiştir.

Bu gerçek hepimizce bilinmektedir.

Bazı güç odaklarının, hedef seçilen ülkeleri dizayn ve istikrarsızlaştırma amacıyla terör örgütlerini kiralaması, yönlendirmesi, kullanması terörizme karşı ortak bir anlayış ve tavır geliştirmeyi şimdiye kadar güçleştirmiştir.

Şu da var ki, kan sadece Paris’te akmamıştır.

Ölümler sadece Paris’te yaşanmamıştır.

Teröristler sadece Avrupa’da boy göstermemiştir.

Türkiye on yıllardır terörün acı ve kahredici yüzüyle boğuşmaktadır.

Ortadoğu, teröristlerin üreme bölgesi, küresel jeopolitik ve jeostratejik planlara müzahir şekilde kullanılan kaos coğrafyasıdır.

Komşu ülkelerde hangi taşı kaldırsak altından ya bir tarihi hesap, ya bir paylaşım kavgası ya da etnik ve mezhep gerilimi üzerine tuzaklanmış anlaşmazlık hali çıkmaktadır.

Böylesi bir belirsizlik ikliminde, böylesi sisli ve sinsi ortamda kimi zaman selefi, kimi zaman bölücü, kimi zaman farklı nitelikteki terör örgütleri yaşama imkanı bulmuşlardır.

Bugüne kadar terör imalatçısı ülkeler, terör baronu çevreler özellikle Türk-İslam dünyasına maşaları aracılığıyla ölüm yağdırmış, ölüm saçmıştır.

Fransa’da katledilen 17 kişiye elbette üzülelim, elbette bu acıyı paylaşalım. Zira insani vecibe ve ödevler bunu şart koşmaktadır.

Ama aynı duyarlılığı, aynı vicdani tutumu; Avrupalı liderlerden, Avrupa halklarından Kerkük için beklemek, Musul için istemek, Gazze, Şam, Bağdat, Trablus, Sana, Mogadişu için talep etmek de en doğal hakkımızdır.

7 Ocak’ta Fransa’da vuku bulan kanlı döngüye karşı 11 Ocak’ta Paris Cumhuriyet Meydanı’nda toplanan başta birçok ülke ve devlet başkanıyla birlikte insanlık, benzer hassasiyeti Türk ve Müslüman için de sergileyebilecek erdemi gösterebilmelidir.

Bakınız 8 Ocak’ta, Nijerya’nın kuzeydoğusunda yer alan Baga Kasabası’nda Boko Haram militanları, lütfen dikkat ediniz, yaklaşık 2 bin kişiyi acımasızca öldürmüştür.

Şimdi sorarım sizlere, 17 kişi için yollara düşen, dünyayı ayağa kaldıran ülke ve kuruluşlardan, Nijerya’daki 2 bin kişiyi ağzına alan olmuş mudur?

Nijerya’ya Fransız kalanlar, Paris’te ne kadar samimidir?

Mukayese etmek istemezdim ama, 2 bin mi çoktur, 17 mi fazladır?

Yıllardır Kerkük’te bombalar patladı, Türkmenler soykırıma tabi tutuldu, suikastlar düzenlendi, Türkmeneli ölüm parantezine alındı.

Bir günde yüzlerce soydaşımızı kaybettik. Ne var ki uluslararası toplumun hatırına toplanıp yürümek hiç gelmedi.

Yıllardır Müslümanlar katledildi, kadınlara, kızlara tecavüz edildi, insani değerler mezara girdi. Ne var ki, bırakınız kortej halinde yürümeyi, tepki gösterene bile çok az rastlandı.

Kabil ağladı, Kahire hüzünlendi, Trablus kederlendi, Doğu Türkistan heder oldu, Bosna düştü; şu vicdansızlığa bakınız ki, kimseler dönüp bakmadığı gibi gündemine bile almadı.

IŞİD’i silahlandırıp Ortadoğu’ya pimi çekilmiş bomba gibi bırakanlar, PKK’yı, PYD’yi, Ek Kaide’yi, El Nusra’yı, DHKP-C’yi kışkırtıp ölüm emri verenler arkalarına yaslanarak mazlumların ölümünü film gibi izlediler.

Petrol için cinayet işlendi, haritalarla oynandı, ülkeler istila edildi. Buna karşılık ne bir utanma hali görüldü, ne de bir vicdan azabı duyuldu.

Fransa ki, düne kadar Türk milletine namlu çevirmiş eli ve vicdanı kanlıları en üst düzeyde kucakladı, bir dediğini iki etmedi.

Şimdi bunları unutalım ve hafızamızdan çıkaralım mı?

Bir şey olmamış gibi davranarak ölenle ölünmüyor kılıfıyla hepimiz Chalie’yiz mi diyelim?

Fransa’nın nadiren yaşadığını Türkiye ve komşu ülkeler her gün yaşamaktadır. Bunu da görmezden mi gelelim?

Kimsenin ölmesini istemeyiz, öldürülmesine tahammül edemeyiz.

Ancak kayıpları için haklı olarak taziye ve vicdani yakınlık isteyenler, önce on yıllardır akan masum kanların iç muhasebesini yapacak fazileti gösterebilmelidir.

8 Ocak’ta, Suudi Arabistan’daki intihar eylemi dünyanın gözü önünde gerçekleşmiştir. Ama kimseden çıt çıkmamıştır.

7 Ocak’ta Yemen’in başkenti Sana’da çok sayıda kişinin ölümüyle neticelenen saldırıyı konuşan dahi olmamıştır.

Irak’ta her gün onlarca insan canından olmaktadır. Ama bunu mesele yapan kat’iyen yoktur.

Biz teröre kundaktaki yavrularımızı verirken, teröristler Paris sokaklarında geziyorlardı.

Karakollarımız basılıp Mehmetçikler toprağa düşerken, caniler Avrupa’nın değişik ülkelerinde kurulan cinayet sofralarında tıka basa doyuruluyorlardı.

Ve nihayetinde ‘birkaç Mehmetçik öldü diye Meclis toplanmaz’ diyen sefil zihniyet, 17 kişi için koştura koştura soluğu Fransa’da almış, Fransa’da kuyruğa girmiştir.

Muhterem Arkadaşlarım,

Ne tuhaftır ki, Başbakan Davutoğlu terörist devlet diye suçladığı İsrail’in Başbakanıyla birlikte Paris’te aynı safa girmiştir.

Çelişkiye bakınız ki, bölücü terörle Türkiye’de masaya oturan, Kandil’in vagonu olan bir zihniyet Paris’te teröre karşı yürümüştür.

Türkiye’yi teröristlerin geçiş güzergâhı haline getiren, hangi terör örgütüyle düşüp kalktığı artık belli olmayan iktidar Paris’te ortak tepkiye katılmıştır.

Acaba Başbakan Davutoğlu, bu kafa ve vicdan bunalımını nasıl atlatacaktır?

“Dünyanın neresinde olursa olsun, teröre karşı sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz” diyen Başbakan’ın gerçekte sesini duyan, iradesini hisseden var mıdır?

Başbakan terör tehdidinin büyük olduğundan yakınmaktadır.

Kendisine günaydın demekten başka yapabileceğimiz şu an için bir şey yoktur.

Biz yıllardır bu kapsamdaki tehlikeleri sıralıyorken, hayal görüyorsunuz, korkutuyorsunuz, vehim yapıyorsunuz, büyütüyorsunuz, şehit istismarına kalkışıyorsunuz diyen siyaset kirlenmişliği, bugün tehdidin büyüklüğünden şikâyetçidir.

Oslo’daki pazarlıklarda görevli AKP’li memurlar, teröristlere, “Türkiye’nin her yerini bombayla doldurdunuz” derken tehdit olmuyor da, Paris’te mizah dergisi basılınca mı tehdit oluyor?

Doğu ve güneydoğundan bayrağa sarılı naaşlar gelirken, caniler yol kontrolleri yapıp ehliyet ve ruhsat denetimine kadar işi götürmüşken, bir şey olmuyor da, Paris’te silahlar patlayınca mı mesele oluyor?

6-7 Ekim olaylarında 50’ye yakın insan ölürken, Cizre’de teröristler uzun namlulu silahlarla çatışıp devletin egemenlik haklarını dinamitlerken tehdit görülmüyor da Paris saldırısı mı tehdit olarak algılanıyor?

Türkiye’de uyuyan terör hücrelerinin aktif hale gelmesi, AVM’lere, sivil hedeflere, askeri ve emniyet güçlerine saldırı planları önemsenmiyor da, sıra Paris’e gelince mi akıllar başa geliyor?

Başbakan Davutoğlu nerede yaşamaktadır, kendisini hangi ülkenin Başbakanı sanmaktadır?

Başbakan teröre karşı ilkesel tutumdan, bunu da dünyanın her yerinde tekrar etmekten bahsetmektedir.

Hakikaten bu ilkesel tutumu çok merak ediyor, neleri içerdiğini, hangi değerlerle kesiştiğini sorguluyoruz.

İmralı canisine teslim olmak ilkesel bir tutum mudur?

Etnik ve mezhep temelli ayrımcılığı provoke etmek ilkesel bir tutum mu, iffetsiz bir tarz mıdır?

Türkiye’ye tuzak kurmak, millete ve vatana ihanet etmek ilkesel mi, ilkesizlik midir?

Davutoğlu ve saraylarda medya ayarlaması yapan, Türk milletini uçuruma sürükleyen 17-25 Erdoğan ilkeden, ilkeli olmaktan ne anlamaktadır?

Meclis Soruşturma Komisyonu’nda rüşvetçileri kurtarma ilke ve edeple, şüphe oluşmadı diyerek akla ve hukuka ihanet edenleri pışpışlamak ilke ve hayayla nasıl bağdaşacaktır?

Artık kabul etmeliyiz ki, iktidar teröre karşı tüm kozlarını kaybetmiş, yolsuzluk çetelerine karşı tüm mevzilerini boşaltmış, dört bir yandan sarılmıştır.

Başbakan Paris yollarına düşmeden evvel, yürüyüşe bizzat katılarak, teröre karşı dayanışma ilkesini bir kez daha göstereceklerini vurgulamıştı.

Ülkemizde teröre danışan, teröre dayanan, teröristlerle dayanışma içinde olan Davutoğlu’nun Paris’te farklı bir maske takarak yürüyüşe çıkması kızarmayan yüzün eseridir.

Türkiye’nin şerefli ismini terör örgütleriyle yan yana getiren, Türk milletinin tarihi haklarını lekeleyen bugünkü iktidardan kanun ve mahşeri vicdan huzurunda hesap soracak, yaşanan rezillikleri kimsenin yanına bırakmayacağız.

Değerli Milletvekilleri,

Fransa’da vuku bulan trajedi, bir taraftan terörizmle mücadele ederken, diğer taraftan batı ülkelerinin bir özeleştiri yapması, çifte standartlardan kaçınması bakımından bir dönüm noktası olmalıdır.

Bilinen bir gerçeği tekrar edersek, dünyada terörden en fazla zarar gören, teröre en ağır bedeli ödeyen ülkelerin başında Türkiye gelmektedir.

Geride kalan yıllarda ülkemizin terör kuşağına alınmasında, uluslararası siyaset sahnesinde yalnız bırakma ve tarihi hesapları görme kurnazlıkları vardır.

Bu marazi anlayış, terör hangi ülkede ortaya çıkarsa çıksın, tahrip ettiği temel hedefin insan ve insanlık onuru olduğunu göz ardı etmiştir.

İnsanlığın bugünü ve yarını için, yaşanılan büyük acılardan dersler çıkarmak çok önemlidir.

Uluslararası toplum, bu olaylardan elde ettiği tecrübe ve değerlendirmelerini daha güzel bir dünya için kullanabilmeyi başarabilirse, acılar hafifleyecek, unutulmasa da teselli bulunabilecektir.

Bilinsin ki, siyasi mücadele ve araçları, şiddet ve şiddet yöntemlerinden tamamen farklıdır.

Bu bakımdan terör, bir siyasi faaliyet değil; meşruiyeti olmayan, ahlaki değer taşımayan, vicdan tanımayan bir ölüm makinesidir.

Terörist ise, insanlık düşmanı canilerin kolektif ismidir.

Dolayısıyla, terör örgütlerinin boyutları, sözde amaçları, propaganda vasıtaları, hitap ettiği ideolojik arka planlarıyla yeşerdiği motivasyonun niteliği, hiçbir şart altında terörizm gerçeğini değiştirmeye yetmeyecektir.

Daha önemlisi ise, terörü uluslararası siyasetin bir aracı olarak görmek vahşeti küreselleştirmek anlamına gelecektir ki, uzun yıllardır olan da budur.

Terör, dünya çapında bir tehdit ve insan canına, insan hafızasına, insani değerlere yönelmiş yok etme eylemidir.

Bu nedenle teröre karşı uluslararası müeyyidesi olan siyasi, hukuki ve pratik eylem zemini oluşturmak bir zorunluluktur.

Artık terörizmle ilgili kavram ve yöntemler netleştirilmeli, çok zayıf durumdaki uluslararası işbirliği ağı güçlendirilmelidir.

Fransa halkına yönelik insanlık dışı saldırıyla birlikte medeniyetler ya da dinler çatışması senaryolarının da, tekrar çok hızlı bir biçimde ve düşüncesizce tedavüle sokulduğu görülmektedir.

Bu, her şeyden önce beşeriyetin varlığına yönelik bir tehdittir ve gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktur.

Çünkü, böyle bir anlayış ve propaganda, bütün insanlığın dayanışma içinde bulunması gerçeğine, küresel barış ve huzura yönelik vahşi bir infaz olacaktır.

Ayrıca, terörü bir yöntem olarak kullananların, barış, hoşgörü ve yardımlaşma dini olan İslamla ilişkilendirmeleri, teröristlerin Müslüman toplumları temsil ettiği iddiasını dile getirmeleri çok sakat ve çarpık bir anlayıştır.

Avrupa ülkelerinde kaygı verici düzeylere tırmanan ırkçılık ve İslamofobi kültürlerin tanışmasına ve bir arada yaşamasına başlıca engeldir.

Bütün ülkeler böylesi bir tarihî ve siyasi hataya düşmekten şiddetle kaçınmalıdır.

Müslüman’ın teröristi olmaz, teröristin dini, milliyeti, mezhebi, kimliği, cinsiyeti, fikriyatı olmaz, olamayacaktır.

Küresel vicdan, küresel adalet, küresel hoşgörü, küresel işbirliği tesis edilmez ve nefes alamazsa, insanlık adı konulmamış bir dünya savaşının içine yuvarlanacaktır.

Bilinmelidir ki, İslam’ın gerçek mesajları idrak edildiği, barış ve kardeşliğin evrensel ilkeleri benimsendiği anda ortalık sütliman olacaktır.

Emperyalizmin bitmek bilmeyen oyunlarını Türk-İslam alemi püskürttüğü taktirde cepheleşmeler son bulacak, ahlaki ve adaletli yönetimler milyarlarca insanın iradesiyle tesis edilecektir.

Petrolün önüne erdem, gazın ilerisine ahlak, sömürünün yerine adaletli paylaşım geçmedikten sonra kurtuluş çok uzaktadır.

Halepli bir anne gülümseyerek çocuğunu uyandırdığı gün, Gazzeli bir baba neşe ve rahatlık içinde evladını parklarda gezdirdiği gün, Bağdatlı, Kerküklü, Trabluslu, Sanalı bir dede huzur içinde torununun başını okşadığı gün her şey bambaşka olacaktır.

Afrikalı bir anne, çocuğuna tabaktaki yemek bitecek diye çıkıştığında dünya umuda kanatlanacak, eli silahlı teröristler tamamen dışlandığı zaman yeryüzü huzur ve esenlik dolu bir sabaha kalkacaktır.

Konuşmama son verirken sizleri bir kez daha sevgi ve saygılarımla selamlıyor, muhterem heyetinizi Yüce Allah’a emanet ediyorum.

Sağ olun, var olun.

Be Sociable, Share!

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*